• Arkadaşlarım

İçimdeki Bunaltı: Yazı ve Şiir, Kardeş Kalemler Dergisi/14. Say

Pazar, Nisan 18, 2008 · Kategori: genel

İçimdeki Bunaltı: Yazı ve Şiir

 

Yazı yazmak bana hiç bir zaman, sancı sonrası hissedilen bir paylaşım bir çoğalma olarak gelmedi. Yazı yazmak çoğu zaman dünyaya karşı bir dalavere çevirmekti sanki. Sayfalara, inatla hayata bağlı olduğun kadar bağlı kalmaktı. Bir aşk çeşidiydi benim için o.

 

Sesimizin boğulduğu bir dünyada, bir şeyler anlatmanın yolunu, ellerimizin sessiz mesajlarına mı terk ediyoruz yoksa? Sahi, ellerimizle fal mı açıyoruz yazarken, biz? Yemek yaparken aynı malzemeyle nasıl elden ele farklı lezzetler çıkıyorsa yazarken de böyle midir acaba? Başkalarını bilmem ama ben elin sihrine inanıyorum.

 

Elinde keramet olup, diline işlemeyenler; o suskun ya da karanlık taraflarının (tıpkı bir yağmuru, hafif aralık penceresinden seyredenlerin bakışlarına benzer bir ağlama öncesi bulutlanma) aksini hep yüzlerinde taşırlar. Bazıları ise dille yakaladıkları bir gelişimi, bir estetik avrayı, har vurup harman savururlar. İfadeleriyle kendilerini bitirenlerdir bunlar. Onlar belki dinleyici ya da okuyucu kitlelerini artırırlar ama gittikçe boğazlarına geçirdikleri halkanın sıkmaya başladığını görürler. Zamanla dil sürçer, testi başka yolda kırılır, Azalan zamanla, çoğalan iletişim arzusu, kimilerini öyle bir bunalıma sokar ki bunlar geç kalmanın çaresizliği ve acısıyla kendi kendini tekrar eden nostaljik bir plak gibi dönüverirler. Hatır alkışları çoğaldıkça bozulmuş bir psikolojinin ayyukası da etrafı doldurur. “Çenesine vurmuş” dedikleri biri oluverirsiniz neticede.

 

Ben dilimi ve elimi böyle kullanmak istemiyorum. Benim için yazmak bir az da sızlanmaktır. Onun büyüsünü kendime çevirmem ben. Ferdi ve beşeri hüznü belki bir bebek kararsızlığıyla kekelemeye çalışırım. Kimileri neşeli olunca da yazarlarmış… Ben bunu hiç yaşayamadım. Neşenin motivasyonu beni yazmaya değil başka eğilimlere sevketti hep. Neşeli olduğum an, bunu paylaşmak için kâğıdı değil aynayı aradım. Tebessümün tılsımı, bir vücut dili sohbetidir bence. Neşe ve tebessüm mimetik bir dildir. Yazı yazmadan önce ruhumun sis ve puslu haritasında; bir parça hüzünle karışık kalbimi boğan platonik eğilimlerle, zihnimi zorlayan bir dertleşme ihtiyacı, biraz karamsarlık bir parça da beşeri seslenme ihtiyacı duyarım. Yağmurun, gecenin, ayrılığın, asabiyet halinin, insanî dramların bende kâğıda karşı bir eğilim yaratması bundandır. Kâğıttaki çekim kuvveti, bir aşk derecesidir aynı zamanda. Sadık hizmetkârını aldatmayan ve insan ihanetlerine kapıları kapatan bir esenlik ve güvenlik kanalı…

 

Bana bu âlemde ne olmak istersin deselerdi; ben, bir şairin gözü olmak istediğimi söylerdim. Şairlerle düz yazarların duruşları, kâğıtla yakınlıkları benzese de, kalp daha fazla çarpınca şair, daha narin, daha hassas bir dünyayı görür ve o olur. Ben ilk defa ve özellikle Ali Akbaş ağabeyimde bunu yoğun olarak hissettim. Meğerse söz, ağızdan çıktıktan sonra keskin bir bıçak ucuna ya da bir tüy yumuşaklığına dönüşebilirmiş. Hangisi olacağı benim gibi sıradan insanlar için fark etmeyebilir. Söz ağızdan çıktı ya… Bizde sabır bir yutup ikincisi tepemizden aşağıya düşene kadardır… Sonrası ister konuş, ister yaz ama kavgalı bir ahenkle dökülür söz. Ali ağabey öyle mi ama? Onun kuş sofrası var, yaralı kuşları ve çocuk dostları... Onun gözleri de bu dünyadan bakar. Perspektif yanında neyle, nasıl bakıp ne görmek istediğinizle ilgilidir sözün asaleti… Eğer hassassanız ve sesinizi yumuşak tınılarla duyurmak isterseniz, kimseyi incitmeyen bir duyarlılığı sürekli beslerseniz, dil estetiğini de bilirseniz şair olursunuz. İsterseniz bu yolda sıcağı başına vurmuş saralı bir Amok gibi de koşarsınız bu dünyada. Hayatın yüzünü gözünü açamaz, yarı çeperinizi daralta daralta yalnız kalıverirsiniz belki de. O yerde şairi başkaları değil, kendisi dinler… Şairler en çok kendi kendilerini dinlerler zaten. Beste de buradan çıkar, gürültü de, hüzün de ömür acıları da… Başkalarının ya da ağyarın dinleyip anlamasını bekleyenler, kendi küllerinde semender olamazlar. Başkalarının yakıp da şairin içinde duyduğu ateşin külünde yeniden doğar şiir. Şiirdeki aşkın gerçek gücü, ağyarın taleplerine manidir. Bu durumda kim yazarak şairin haline girmek ister, değil mi? Yazı yazmak bir bakıma şair haline bürünmemektir. Bazılarında açık, bazılarında ise gizli bir direnç halidir bu. Hüseyin hocam kendisine şair diyenleri şiddetle reddederdi... Aslında o edebiyatın amoğu olmaya hazır, yaktıklarımızdan birisidir. Düz yazsa da duruşuyla şair olanlardan…

 

Ölçütlerimiz muğlâk… Azalıp çoğalan bir amip gibiyiz. Hepimiz kanlı bıçaklı büyük gözlerden olduk… Alkış tutmaktan eylemsizliğin içine düşüp, zamanın orta yerinde güzel satırları reklâma ya da arabesk şarkı bestelerine kurban ettik. Yazsak da yazmasak da, elimiz notladığımız kâğıtlarda aklımız ilhamımızda olduğu için; kendi tarlamızı ekip suladığımız halde başkalarınınkini bencilce kuruttuğumuz için… Şiir ve edebiyatı bir çöplüğe çevirdik. Şehirlerimizi kirleten ve çöplüklerimizi dolduran bu kadar çok gazete kâğıtlarında hangi meşhur şair ve yazarlarımızın karalamalarına rastlamıyoruz ki?

 

Gelenek ve birikimlerimizin yozlaştırılmasından ve eğitimden vazgeçtim; bu toplum gerçek entelektüellerini yetiştirebilseydi onlar eliyle sosyal ve kültürel tıkanıklığımıza gerekli anjiyo yapılabilirdi. Çok satan kitaplara baktığımda tercihlerin kapitalle sınırlandığını, entelektüelliğin bile kapitale dönüştüğünü görüyor ve çok üzülüyorum. Kişisel gelişim kitaplarının çok satması, bir bakıma, örgün ve yaygın eğitim kurumlarımızın bu gelişmeyi sağlayamaması demektir. Yazıya, söze, kitaplara dönmek en iyisi… Son günlerde Bahaettin Karakoç’un şiirlerine daldım. Bir derya deniz, bu şiirler… Boğulmadan içinden çıkmak istiyorum. Düşünüyorum da acaba kaç kişi, Bahaettin Karakoç’un Savalan dağlarında bir derviş gibi neler hissettiğini, ıhlamurlar açarken hep hangi kalbe döndüğünü, hangi kepezden hangi denizlere bakarken gözlerinin sulandığını; okudu, anladı ve hissetti? O Leylasız trenlere binmezken, “Paraları bastır Leyla’ya fasılları kaç kişiyi tuttu? Ali Akbaş gibi kaç kişi baktı; saf, sabi ve terütaze dünyaya… Kuş sofralarımız var mı? Meleklerle sahurumuz, sabilerle iftarımız? Kaç çocuğun şeker amcası olduk?

 

Onlar, yönettiğim bir ankette meslekleri için çoğunlukla “şair” dediler. Onlar ve benzerleri olmasaydı edebiyat, şiir çöplüğe atılırdı. İyi bir şeyler okumak istediğimde çok satanlarda değil de, onları başucumda bulduğum için çok şanslıyım.

 

Bu satırlar, yazı yazmanın bendeki anlamıyla başlamıştı. Sonra kendi mecrasında aldı gitti. Sancıları, acıları şiirin ve edebiyatın tuzu biberi gördüm kendimce… Ben bu ramazanda kuş sofrasına küçücük bir pay koymak istedim…

 

Olmazsa çöplüğe atılacak bir kâğıt olsun, yazım.

 

Betül Çekeroğlu

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »