• Arkadaşlarım

Van, Issık Köl Gibi Göründü! -Kardeş Kalemler Dergisinden Mülaka

Çarşamba, Mart 19, 2008 · Kategori: dergi

 

Yollar farklı mekânlara sürüklüyor. Ama yine o yollar buluşturuveriyor bilinmedik zamanlarda… Tıpkı Sulayman Kayıpov hocam ve benim Kırgızistan’da buluştuğumuz gibi. Van’da 1990 yılında bulundum. Zor günlerdi. Dört yıl hem güzel hem de çetin zamanlardı. 2007 yılında onunla tanıştım. Hep gülümseyen bir akademisyen ve özellikle anlayışlı, kapısı herkese açık bir rektör o. Manas Üniversitesi, Türk Dünyası, çalışmaları ve özellikle de Van sohbetimizde çokça yer buldu. Bir Kırgız’ın, Kıpçak grubunu tam anlamıyla bildiği halde iyi bir Türkolog olmak için Oğuz grubundan hiçbir şey bilmediğini fark etmesiyle başlıyor bu öykü. 10 yıl Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde sürüyor. Nihayet yuvaya Kırgızistan’a geri dönüyor. O şimdi Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesinin rektörü. Türk dünyası içinde iki tarafı iyi bildiği için iyi bir saç ayağı olacağa benziyor. Manas Üniversitesi Edebiyatçı rektörüyle şimdi daha ilgili, canlı ve problemlere yüzeysel yaklaşmaktan bir o kadar uzak, daha yapıcı… Beş çocuk babası... Üçü kız, iki’si oğlan. Sulayman Bey’in küçük kızı bu röportajdan aylar sonra ışıl ışıl gözleri ve duru Türkçesiyle büyüyünce “Türkiye’de Başbakan olacağım” dedi. Gülüştük. 8 yaşındaki bu afacana “Neden Türkiye?” diye sorduk. Cevabı bizi hem gururlandırdı hem de şaşırttı. “Büyükte ondan

 

 

B.Ç. Siz Kırgızistan’ın ve Türkiye’nin belirli kamuoyunda tanınan kültür ve bilim adamısınız. Ancak, Avrasya Yazarlar Birliğinin ulaştığı ve ulaşacağı Türk dünyasında ve daha başka her yerde tanınmanız için kendinizden bize kısaca söz eder misiniz?

S.K. 1952 yılında Calalabad bölgesinde Suzak ilçesine bağlı Aktook diye bir köy vardır. O doğduğum köyde orta eğitimimi aldım. 1975 yılında Kırgız Devlet Üniversitesi Filoloji fakültesinde Kırgız dili ve edebiyatı bölümünü bitirdim. Kırgız Bilimler Akademisinde üç sene araştırmacı olarak çalıştım. 1978’de Moskova’ya Bütün Dünya Edebiyatları Enstitüsüne 2 sene staja gittim. Doktora tezimi savunduktan sonra Kırgızistan’a tekrar geri döndüm. Beni 1986 yılında tekrar Moskova’ya davet ettiler. Orada Yazarlar Üniversitesi vardır. Orada Halk edebiyatı derslerine girdim. Ve daha sonra Kırgız İlimler akademisinde çalıştım. Bölüm başkanı olarak, araştırmacı olarak çalıştım. 1992’de Bişkek Sosyal Bilimler Enstitüsünde Türkoloji Fakültesini kurmak için o üniversiteye geçtim. Fakülteyi kurdum. O fakültede Kırgızistan tarihinde ilk defa Türkiye Türkçesi bir branş olarak okutulmaya başlanmıştır. Halen o fakülte faaliyet göstermektedir. Sonra aynı üniversitede rektör yardımcısı olarak çalıştım. Ardından özel üniversiteye geçtim. Bişkek’te eğitim vermekte olan Çüy üniversitesinde Bölüm başkanı olarak, sonrada Yurt dışı ilişkilerden sorumlu rektör yardımcısı olarak çalıştım. 1997 Mayıs ayından itibaren bu günlere kadar Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde; sözleşmeli, yabancı uyruklu öğretim üyesi olarak görev yaptım. 26 Ocak 2007 tarihi itibariyle Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesine rektör olarak atandım. Bundan sonra burada çalışacağız.

B.Ç. Türkiye’de rahat ettiniz mi?

S.K. Türkiye’ye ilk gittiğim zaman hiç yabancılık hissetmedim ya da ilk gittiğim gün daha önce yaşamışım gibi Van’ı görmüşüm gibi oldu. Bana Van Issık Köl gibi göründü. Oradaki insanlar sıcak, bir de bildiğim arkadaşlarım vardı o üniversitede belki de ondan. Dostum H. Karadak, Prof. Dr. A. Uluçay arkeolog, Prof. Dr. S. Şen oradaydı. Türkiye’de çalışma imkânı bulduğum için de gurur duydum. On sene çalıştım. İnsanlarla ilişkilerde, çalışmalarımda ve hiç bir alanda sıkıntı çekmedim. Benim çocuklarım da hiç yabancılık, ayrılık gayrılık çekmediler. Komşularımızdan birisinin dayısı misafir gelse benim çocuklar da ona “dayı... dayı” diye seslenirlerdi. Kısaca ben Van’da hiç yabancılık çekmedim.

 

“Kültürümüzde, dilimizde ortaklık oluşunca işbirliği de kolay kurulacaktır.”

B.Ç. “Cılga bergis carım kün” adlı kitabınızda anlattığınıza göre Van Yüzüncü Yıl Üniversitesine adım atar atmaz yukarı Pamir Kırgızları ile ilgili çalışmalara başlıyorsunuz. Nevzat Köseoğlu’nun T.C Kültür Bakanlığı projesi olarak sürdürdüğü Türkiye dışı Türk Edebiyatları antolojisinde “Kırgız Edebiyatı” antolojisini hazırladınız. Ayrıca 1912 yılında kurulmuş olup merkezi Ankara’da olan Türk Ocağı vakfının yayınladığı Türkiye Türk Edebiyatı adındaki dev çalışmanın Kırgızca varyantını da siz hazırladınız. Bu ve benzeri çalışmalarla ilgili tecrübeleriniz, öngörüleriniz ya da daha yapılması gerekenler veya eksik şeyler var mı?

S.K. Şu ana kadar çok şey yapıldı. Ama daha yapılacak işler var. Van’dayken başka araştırma konularıyla birlikte Erciş’te bulunan Kırgız köyüyle de ilgilendim. Erciş’te yaklaşık üç bin nüfuslu bir köy burası. Bu köyün folkloru, dili, etnografyası ile ilgili bir proje sundum. Ben bu proje için dokuz yıl boyunca çalıştım. Şimdi hemen hemen bitmiş ve yayına hazır durumda. Yayınlanırsa ne yaptığımız ortaya çıkacak. Bu “Ulu Pamir Projesi” kapsamında dil, folklor ve etnografya hakkında yorulmadan ve severek çalıştım. Bazı günler 16- 18 çalıştığım oldu; yine yorulmadım. “Allah geceleri niçin yaratmış ?!” dediğim günler oldu. Gerçekten işini seven insan yorulmaz. Ben bizzat bu duyguyu yaşadım. İnsanın sevdiği işi yapması lazım. Severek yapılan olumlu çalışmalar terapik etki yaratıyor ve tedavi ediyor insanı. Bu proje yanında Türkiye Dışı Türk Edebiyatları Antolojisi arasında iki ciltlik Kırgız Edebiyatı antolojisini hazırladım. Seçilmiş metinler Türkiye Türkçesine aktarıldı ve ciltler yayınlandı. Bu büyük proje Nevzat Köseoğlu’na aittir. Bu iki ciltte folklorik metinlerden başlayıp edebi eser veren öğrencilere kadar bütün edebî ürünlerimize yer verildi. Ayrıca Türkiye edebiyatını lehçelerde tanıtmak amacıyla oluşturulmuş bir antoloji daha var: Türkiya Türk Adabiyatı’nın Kırgızca varyantını ben aktarıp yayınlamaya çalıştım. Eksikler var; sadece seçme, örnek metinler alındı. Türkiye edebiyatı zengin; bunun için kapsam problemi olarak seçmeye gidildi. Şimdi o metinler daha da genişletilerek yazarlarıyla birlikte ayrı ayrı yayınlanabilir. Bu çalışma Kırgızlara, Türkiye edebiyatını tanıtmak amacıyla hazırlanmış bir ön çalışmadır. Daha geniş projeler üretmek lazım. Böylelikle Türkiye Türk Edebiyatı Kırgızistan’da olduğu gibi diğer Türk ülkelerinde ve topluluklarında daha geniş olarak tanınmış olacaktır.

B.Ç. Bilindiği gibi zamanımız belirli adlarla anılıyor. Bilgi çağı, uzay çağı gibi herhalde “iletişim çağı” daha çok yakışıyor. 1990 sonrası kafanızda Türk dünyası ve Türkiye ile bir iletişim kaygınız var mıydı?

S.K. Sovyetler Birliği içinde, Türk Cumhuriyetleri arasında herhangi bir iletişim problem yoktu. Aynı pasaport ve kimlikle gezebilirdik. Ama Türkiye’ye çıkış yolumuz kapalıydı. Türkiye’ye gitmek, görmek eğitim sistemini, halkı ve coğrafyasıyla tanışma fırsatımız olmamıştı. 90 sonrası her bakımdan Türkiye ile ilişkimiz gelişti. Gidip çalışıyoruz, 1000 kadar öğrenci Türkiye’de okuyor. Aynı şekilde burada. İş adamları iş yerleri açmak için geliyorlar. İlişkimiz 90 yılından sonra çok iyileşti. Fakat başka ülkelerle sıkıntı yaşıyoruz. Diyelim Tataristan’la, Yakutistanla ilişkilerimiz koptu. Çünkü onların çoğu muhtar cumhuriyet olarak başka ülkelerin içinde kaldıklarından dolayı resmi kanallarla gidilmesi biraz zorlaştı. Eskiden Yakutistan’a kolay giderken şimdi ise zor. Ama Manas Üniversitesi gibi ilmi, bilimsel ve eğitim merkezleri gelişirse, genişlerse, güçlenirse, büyük imkânlar elde ederse, bu da engel değildir. Yani kanunlar vardır. Uluslar arası kanunlarla bu ülkelere ulaşabiliriz. Bu uzak ülkelerden gelen öğrencilere üniversitemiz eğitim kapısını açarsa dünyayı bizim gibi görecekler. Bir ortaklık oluşacak. Kültürümüzde, dilimizde ortaklık oluşunca işbirliği de kolay kurulacaktır. Bu iletişimin başka Türk ülkeleriyle iletişimin zor olması, o da geçici diyebilirim. Dediğim sistem oturduktan sonra bu ülkelerle artık kimse engel olamaz. Ama bir öndere ihtiyaç var; önder derken bu üniversite olabilir. Diyelim kurum olabilir. Bizim üniversitemiz Türk dünyasındaki 90’lı yıllardan sonra, bu yıllardan sonraki iletişimi sağlamak için önemli merkezlerden biri olacak diye düşünüyorum.

 

“Biz daha çok duygusal zeminlerde yaşıyoruz.”

B.Ç. Türk Dünyası yeterince birbirini tanıyor mu? Ben yeterince tanımadıklarını düşünüyorum. Mesela Büyük yazarımız Aytmatov, Kırgızistan’da Türkçe yayınlanan Vizyon dergisindeki bir söyleşisinde 2006 Nobel Edebiyat ödülünü kazanan O. Pamuk’u hiç okumadığını ve tanımadığını söylüyor. Bu iletişimimizin büyük zafiyetini göstermiyor mu? Bunu eleştiri olarak söylemiyorum. Őnemli yazarlarımız da birbirini tanımıyorsa bu büyük bir eksik değil mi?

S.K. Türk Dünyasının iletişimde büyük problemleri var. Biz daha çok duygusal zeminlerde yaşıyoruz. Çeşitli toplantılarda Türk Dünyasına mensup arkadaşlar bir araya gelince tabii ki birbirimize yaklaşımlarımız daha çok özlem ve sevgi noktasında oluyor. Kültürümüzü planlı ve programlı olarak başka Türk topluluklarına ve dünyaya tanıtmakta zayıflık gösteriyoruz. Mesela benim Türkiye’de çalışıp hazırladığım iki ciltlik Kırgız Edebiyatı antolojisi şu an Kırgızistan’da yok. Bir tane var; onu da ben getirdim. Bu böyle olmaz. Kitabı yayınlayıp bırakmak olmaz. Onu tanıtmak ve okutmak lazım… Türkiye’de Kırgız Edebiyatına önem verildiğini ve bunun için de iki kocaman cilt kitap hazırlandığını bizim yazarlarımızın bilmesi gerek. Ben gösterdiğim zaman yazarlarımız çok seviniyorlar. “Benim eserim Türkiye Türkçesine çevirilmiş ve şimdi orada okunacak” diye gururlanıyorlar. Bu iletişim sadece bireylerin gayretleriyle de kurulamaz. Burada devletin de bir şeyler yapması lazım. Türk devletleri bunu düşünmeli ve buna büyük önem vermelidirler. Türkiye Türk Edebiyatı antolojisi de Kırgızistan’da yok. Kırgızistan için yapılmış bir çalışma bu ve mutlaka burada çok sayıda olmalı. Metinler Kırgız okuyucuları için aktarılmıştır çünkü. Kütüphanelerde az sayıda var. Bir iki tanesini gördüm ama bu yetmez. Yazarların elinde hiç görmedim. Bu ve benzeri aksaklıklar var. Bu durum da iletişimimizin istenilen seviyeye ulaşmasına mani oluyor. İnşallah bundan sonra bilim adamlarımız da devlet adamlarımız da eğitimcilerimiz ve yazarlarımız da bunu düşüneceklerdir. Daha düzenli, daha işlevsel, daha planlı ilişkiler geliştirilecektir.

B.Ç. Hocam TYB’nin 6. Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni yapıldı. Kurultay Kırım’da yapılacaktı. Türkoloji bölümünde Türkiye’den gelen bir Hocam Kırgızistan’dan davet edilecek yazar ve şairlerden sorumluydu. Rahmetli Salican Hocamızdan rica edildi. Bir şair geleceğim dedi son anda gelmedi. Üstelik bütün masraflar TYB tarafından karşılanıyordu. Neticede Kurultaya gidildi ama o kadar. Reklâm, tanıtım ve izleme olmadı. Orada ne yapıldığı orada kaldı. Birçok önemli toplantı yapılıyor ama meyvesi alınamıyor gibi... Ağaçlarımız ne zaman meyve verecek dersiniz?

S.K. Tabii yanlış bir şeyler var. Edebiyat konusu olsun, kültür, eğitim ve bilim olsun. İnsanlar toplantılara misafirliğe gider gibi gidiyorlar. Misafirlikten dönüyorlar gibi de dönüyorlar. Bunun birbirini izlemesi gereken önemli bir faaliyet olduğunu birçok defa unutuyorlar ya da bunu bilmiyorlar. Başta böyle yapılmış böyle gidiyor. Artık bu konuda yeniden düşünmeliyiz. 10–15 yıl böyle gidip gelmelerle geçirdik. Bundan sonra ortak ve fonksiyonel projeler geliştirip sistemli ve hedefli bir şekilde çalışmalıyız. Bu daha verimli olacaktır. Duygusal zeminden bir az çıkmalıyız. Kucaklaşma ve ağlaşma dönemi bitmiştir. Oturup çok ciddi bir şekilde ilişkilerimizdeki boşlukları tespit etmeliyiz. Bunların sebeplerini bulmalıyız. Eksikliklerimiz bulup tamamlamalıyız.

 

“Manas Üniversitesi için altın köprü diyorlar. Bu gerçekten böyledir.”

B.Ç. Her işin bir zahmeti olur. “Kötü provanın iyi oyunu olur” derler. Köprünün iki tarafısınız. Yarım köprü olmaz. Siz hem Kırgızistan hem de Türkiye tarafını iyi tanıyorsunuz. Biz bu konuda şanslıyız. Manas Üniversitesi için “Altın Köprü” deniliyor. Sadece Kırgızistan-Türkiye köprüsü mü? Manas Üniversitesi-Türk Dünyası köprüsü mü? Yoksa bilimsel köprü mü? Ya da hepsi mi? Bu konuda görüşlerinizi alabilir miyim?

S.K. Manas Üniversitesi için altın köprü diyorlar. Bu gerçekten böyledir. Manas Üniversitesi kurulalı 10 sene olmuş. Bu on sene içinde köprü olabilmiş diyebilirim. Türkiye’den öğretim elemanları, öğretim üyeleri geliyorlar. Burada çalışıyorlar. Öğrenciler alınıyor. Üniversitede Türk dünyasından gelen öğrenciler var. Kırgız öğrenciler okuyor. Çoğu Kırgızistan’dan gelenler. Türkiye’den gelen vatandaş burada Manas Üniversitesi vardır diye gelir. Türkiye’den gelen, Kırgızistan’dan gelen arkadaşlarca Manas Üniversitesi ortak bir Türk kurumu merkez gibi Türklerin ortaklaşa kurdukları bir merkez gibi tanınıyor. O yüzden geliştirilmesi lazım. Sadece merkez Türkiye Kırgızistan ile sınırlı kalmamalı. Sibirya Türkleri var. İran Iraktan da Türk kardeşlerimiz gelmeli. Moğolistan’dan, Hakas, Tuva, Altay’dan gelen öğrencilerimiz var. Ama şu an Türkiye ile Kırgızistan arasındaki köprüyse gittikçe genişlemesi, bu altın köprünün gittikçe dallanması budaklanması lazım. Ben birkaç yıl sonra bu üniversitenin gerçekten ortak kültür merkezi yani tüm Türkleri birleştiren nokta olmasını istiyorum. Benim gayretimde bu yönde olacaktır.

B.Ç. Kırgızistan’a, Türkiye’ye, Türk Dünyasına ve bilim dünyasına, Manas Üniversitesi kendini daha iyi ve daha doğru olarak nasıl tanıtmalı?

S.K. Kırgızistan’ın en iyi matematikçileri, en iyi edebiyat bilginleri (mesela Salican Cigitov) burada çalışmış ya da çalışıyor. Salican hoca tek başına bile bir saygınlık göstergesidir. İyi sinemacılar, iyi gazeteciler bu üniversitede çalışıyorlar. Ben bunu duyunca çok sevindim. Reklâm tabii ki başka bir şey… Biz faaliyetle tanınmalıyız. Türk dünyasından ne kadar çok öğrenci alıp yetiştirirsek o kadar tanınacağız. Bu işin bir tarafı... Diğer taraftan iyi araştırmalar yapmalıyız. Manas üniversitesi iyi bir eser yayınlarsa o bizi tanıtacaktır. Çalışmalarımız dünya kataloglarında görülürse o zaman Manas Üniversitesi bilim çevrelerinde daha çok tanınır.

 

“Ben şahsen Ermeni katliamının olmadığını kaynaklardan öğrendim”

B.Ç. İnsanlar sözlükteki kelimelerle değil, ortak kavramlarla tanışır ve anlaşırlar. Kavramsal ortaklıklarımız zayıf. Mesela Türkiye’dekiler 1916’daki Ürkün’ü, 1937-38’teki Aydınlar represyasını ve Atabeyiti, Kırgızlar da Türkiye’nin Çanakkalesini ve Ermeni meselesindeki hassasiyetini ve gerçekleri yeterince biliyorlar mı? Hissediyorlar mı? Ya da yeterince sahiplenilmiyor mu? Bazı Kırgız kardeşlerimizin dünyadaki propagandaya kapılıp “Siz 1915’te Ermenileri katlettiniz” dediklerini duydum. Belki de bizim söylediğimiz şeyler içerisinde de Kırgızları üzen şeyler olabilir. Üniversite tartışma ve doğruyu bulma yeridir. Üniversitemize çok şey düşüyor olmalı.

S.K. Programdaki dersleri bilmekle eğitimli insan olunmaz. Hayatın birçok yönlerini öğrenmek gerekir. Müfredattaki konular meselenin özüdür ama onun dışında da birçok şey var. Gençlik için derslerden başka, spor, eğlence, kültürel faaliyetler, tartışma ortamı, olumlu üst düzey çevre etkinlikleri de olmalı. Kırgızlar eskiden bize öğretilen resmi tarihi ve bu alandaki bilgi ve görüşleri biliyorlar. Mesela Ermenistan konusu bize “1915 yılında Ermeni soykırımı yapıldı” şeklinde okutulup öğretildi. Biz bu konudaki bilgileri Rus kaynaklarından okuduk. Ben şahsen Ermeni katliamının olmadığını kaynaklardan öğrendim. Bu konuda Yrd.Doç.Dr. Tuncay Öğün’ün, esaslı belgeler üzerine yazılmış eseri var. Ben bu kitabı okudum. Kimin kime soykırım uyguladığını belgelerle anlatmış. Bunları Kırgız olsun başkaları olsun tanıtıp okutmak lazım. Gençler internetteki bilgileri alıp okuyorlar ve etkileniyorlar. Biz doğrusu Türk dünyasının gerçeklerini sanal ortamda yeteri kadar ortaya koyamıyoruz. Çok başarılı sitelerimiz, tanıtıcı sanal kaynaklarımız yok. Ermenistan öyle mi? Ermenistan’ın Matenadaran diye bir kütüphanesi var. Burada 1915 olayları hakkında yüzlerce bilgi var internette. Türk tarihi, Türk gerçekleri hakkında ise aydınlatıcı kaynaklar çok az. Bu sebeple gerçekler bilinemiyor. Geniş kitleler okuduklarına inanırlar. Onların doğru olup olmadıklarına bakmazlar. Sizin gibi arkadaşların kaynak göstererek bu konudaki gerçekleri anlatması lazım... Yoksa bu tartışmaya dönüşür ve tartışma da bitmez.

 

“Bir Türk yazarının Nobel ödülünü alması kestirip atılmamalıdır.”

B.Ç. 2007 yılını UNESCO Mevlana yılı ilan etti. Bilindiği gibi UNESCO 1994’ü Yunus Emre, 1995’i Manas yılı ilan etmişti. Bu yıl çok sevinçliyiz. Y. Emre ve Manastan sonra bir Türk damgası olarak Mevlana ile tüm dünyaya sevgi ilan ediyoruz. Yine sevinçliyiz Türk dünyasının bir yazarı Nobel aldı. Sizin bu konuda duygularınızı, üniversitemizde neler yapmak gerektiği konusundaki görüşlerinizi alabilir miyim?

S.K. Bütün dünyada Mevlana yılı ilan edilmesi ve bu konuda programlar düzenlenip toplantılar ve yayınlar yapılması çok güzel bir şeydir. Bu hepimiz için buradaki Türkleri için de başka yerlerdeki Türkler için de çok önemlidir. Ayrıca bir Türk yazarının Nobel alması da aynı derecede sevindiricidir ve önemlidir. Türkiye’de bazı kesimler O.Pamuk’u tartışıyorlar. Tamam, tartışılsın ama bir Türk yazarının Nobel alması Türk dilinin, Türk edebiyatının kazancıdır. Bu yazarın Nobel alması beni sevindirdi. Çünkü Nobel ödülünün sahibi bir Türk’tür. Yani soydaşımız Nobel aldı. Eserlerinin, konu, tema, içerik ve dünya görüşü bakımlarından tabii ki tartışması yapılabilir. Bu ayrı bir konu... Eleştiri olmalı ama. Bir Türk yazarının Nobel ödülünü alması kestirip atılmamalıdır.

 

“Sizler çok mutlu insanlarsınız. Çünkü Türksünüz”

B.Ç. Büyük bir folklorcusunuz. Başka ilgileriniz var mı? Kırgız ve Türkiye folklorunda farklar var mı? Neler dikkatinizi çekti?

S.K. Türk ve Kırgız sözlü geleneğinde farklılıklar var. Benzerlikler de. Benzerlikler nerede? Mesela atasözlerinde, deyimlerde, bilmecelerde çok var. Bunlar az değişiyor. 1009 yıl, 2000 yıl önce nasıllarsa öyle kalabiliyorlar. Türkler ne zaman bizden ayrılmışlarsa bunları da yanlarında götürmüşler. Sadece fonetik bakımdan değişmişler. Bazıları olduğu gibi kalmış. Anlam ve yapı bakımından... Ama sözlü geleneğin başka alanlarında farklılıklar doğmuş. Mesela destan geleneğinin Anadolu’da öylece yaşatılması zor... Çünkü yerleşik hayata geçilmiş. Yazılı kültürün gelişmesi sözlü destan kültürünün gelişmesini engelliyor. Yani yazılı kültür destan yerini almıştır. Ortaya Divan edebiyatı çıkmıştır. Halkın ihtiyaçlarını başka estetik şeyler karşılamıştır. Türk dünyası bütün olarak düşünüldüğünde sözlü gelenek Doğu’da zirveye çıkar. Buna karşı yazılı kültür nerdeyse sıfırdır. Kırgızlarda, yazılı kültür, divan tarzı edebiyat çok azdır. Batıda ise sözlü gelenek sönmeye başlamış, yazılı kültür yükselmiştir. Bu sebeple Türk dünyasını bir bütün olarak alırsak hem yazılı hem sözlü çok büyük bir kültürel zenginliğe sahibiz. Kononov’un dediklerini hiç unutamam: “Sizler çok mutlu insanlarsınız” demişti. “Çünkü Türksünüz”. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sorup “Siz büyük bir akademisyensiniz, sizin daha çok mutlu olmanız gerekmez mi?” dediğimde bana şunları söyledi: “Tabii ben de mutluyum ama sizinkisi başka. Ben araştırmacıyım ama kültürün taşıyıcısı değilim. Bu kültürün sahibi değilim. Ben dışardan bakarım. Siz ise bu kültürü taşıyorsunuz. Bu kültürün sahibisiniz. Sizin yazacaklarınız bizimkinden iyi olacak. Bu yüzden siz çok şanslı ve mutlu insanlarsınız.” “Hangi dilleri biliyorsun?” diye sorduğu zaman da “Özbekçe bilirim, Kırgızca bilirim” dedim. “Oğuz grubundan ne biliyorsun ?” diye sordu. “Hiç bir şey bilmiyorum” dedim. “Olmaz” dedi. “Bir Türkolog Oğuz grubundan da bilmeli. Doğu lehçelerini zaten biliyorsunuz, Batı sizin için önemli” diye ilave etti. Ben bu uyarı üzerine Moskova’da iki ay Türkiye Türkçesi kursuna gittim. O zaman çoğu kişi neden kursa gittiğimi anlayamadı. Fakat daha sonra anladım ki iyi ki gitmişim. Bana çok faydalı oldu. Türkiye’de on yıl derse girdim. Biz bütün dünya Türkleri olarak Türk kültürünü bir bütün halinde hem şifahi hem de yazılı kültür olarak alıp işleyip yayınlamalı ve tanıtmalıyız. Mesela Kutadgu Bilig bunlar arasındadır. O dönemde başka hiç bir halkta olmayan bir kıymettir. Biz onu inceleyip dünyaya tanıtmalıyız. Sadece bu eserle bile övünebiliriz. O dönemde bu kalitede didaktik bir eser oluşturmak mümkün değildi. Ama bizim büyük atamız bunu yapmış. Doğuda hiç bir millette olmayacak kadar sözlü kültür batıda Türkiye’de dev bir divan edebiyatı mühimdir. Bunu öğrencilerimize çok iyi anlatmalıyız. Her iki kültürün kaynaklarına inmeliyiz. O zaman nasıl eserler ortaya koyduğumu iyi anlaşılacaktır. Böyle büyük ve asil kaynaklar başka halklarda yoktur.

B.Ç. Hikâye, şiir çalışmalarınız var mı? Kırgızlar çok güzel resim yapıyorlar. Ya siz?

S.K. Boş zamanlarım olunca ya da çok yorulduğum o zaman o zaman kopuz (komuz) çalarım. Kendim ağaçtan kopuz da yaparım. Kaşık, tabak da. İyi, temiz bir şey yapılacak bir ağaç görsem hemen alıp uğraşırım. Ağaç işlerini çok severim.

B.Ç. Türk müziği dinlediniz mi? Özellikle zevk aldığız tarz hangisi oldu? Şair, romancı olarak kimleri takip ettiniz?

S.K. Türk halk müziğini beğeniyorum. Özellikle de Âşık Veysel’i. Hakkında bilimsel yazı da yazdım. Anadolu âşıklarının içinden Orta Asya âşıklık geleneğine en yakın kişidir. Sözleri bile çok yakındır. Orta Anadolu’daki bozlak türü çok ilginçtir. Buradan giden mirastır ve değişmemiştir. Buradaki ağıtlar gibidir. (Burada araya giriyorum. Hocam zaten bozlak “ bozlamak: ağlamak” fiilinden geliyor. Uzun hüzün ve yas türküleridir değil mi?) Türkiye’de müzik türü çok gelişmiştir. Bunun farkına vardım Kırgızistan’da da çok çeşit var. Ama Türkiye’deki kadar gelişmiş değil. Burada herkes bir melodi uydurabilir. Bunların hepsi profesyonel olmuyor.(Hocam bu bir az bizim Karadeniz müziğine benziyor. Orada da müziğin hayatla paralel gittiğini ve her olaya hemen bir söz ve ezgi uydurulduğunu biliyoruz.) Evet, kopuz çalarken ben de bazen melodi uydururum. Sesim iyi değil. Olsaydı durmadan söylerdim. Öğrenciyken köyde bir radyo vardı. 62–65 yılları arasında radyoda yeni bir türkü ya da şarkı çıksa bir kere dinleyip ezberlerdim. Başkalarına öğretirdim, onlar söylerlerdi, ben kopuzla melodisini çalardım. Türkiye’de yakından tanışıp arkadaş olduğum şair ve yazar olmadı. Onlarca yazarın, şairin eserlerini Kırgızcaya aktardım. Necip Fazıl özellikle hoşuma gitti. Bunun dışında Sezai Karakoç’un lirik ve çok ilginç şiirleri var. O da çok hoşuma gitti. O’nun şiirleri Süyünbay Eraliyev’in şiirlerine form olarak benzer. Yani şöyle bir dönüş yapar ve hemen şiir açılır. İlk başladığında pek belli değildir ama o dönüş yapıldıktan sonra stilistik bir yöntemdir o ve çok güzeldir. Yazarlardan daha önce tanıdığımız R. Nuri Güntekin’e, Türkiye’ye gidince tekrar baktım. Çünkü bizim gençliğimizde eserlerini Kırgızcaya aktardılar. Çalıkuşu’nu okurken tam bizim ergenlik dönemimize gelmişti; çok hoşumuza giderdi. Ama şimdi okuduğum zaman çağrışım bambaşka… Ömer Seyfettin bizim A.Tokombayev’e benzer… Üslup olarak da benzerler. Ben şunu fark ettim. Gerçekten Türk romanı ilginç bir özelliğe sahip… Bütün Türklerde anlatı geleneği var. Birinci şahıstan ve çok güzel anlatılır. Bu anlatım geleneğini yazarlar eserlerinde kullanmışlardır. Roman Avrupa’nın malıdır. Türk romanı Avrupa romanı gibi değildir bu yüzden. Yapı olarak, içerik olarak bu böyle… Türkiye Türkçesinde kendi anlatım geleneğinden yola çıkarak böyle romanlara ulaşılmıştır. Son zamanlarda fazla kitap okuyamıyorum. Türk edebiyatında gerçek Avrupaî romanlar yazılmıştır. Psikolojik roman da var. Birbirimizle ilişkimiz kopuk olduğu halde aynı dönemlerde benzer şeyler olmuş edebi gelişmemizde şaşırtıcı benzerlikler olmuştur. Mesela 60. yıllarda burada yaşadıklarımız Türkiye’de de yaşanmış. Çağrışım temelli, kafiyesiz ve ölçüsüz şiirler. Mantık yok ama çağrışım var. Her iki edebiyatta da kozmik şiire yöneliş görülüyor bu yıllarda. Türkiye’de temelden geliyor bizde ise Litvanyalı şairlerden aldık. Litva ve Rus edebiyatından kaynaklanan kozmik şiir akımımız oldu. Yine de öyle anlıyoruz ki kökümüzde kozmik endişe ve çağrışım varmış. Zaten temelde olmazsa taklitle olmaz bu iş. Başka bir kültürün yerleşmesi için orada bir alan, bir tecrübe yaşanmış olması gerekir.

 

“Osman Sınav devrim yapıyor.”

B.Ç. Kırgızistan-Türkiye arasında iletişim açısından ortak bir sinema yapılabilir mi? Bizler Çalıkuşunun bu coğrafya da bu kadar rağbet gördüğünü bilmiyorduk. Kazakistan’da Deli Yürek, Kurtlar Vadisi çoğu Kazakı işini gücünü bıraktırıp ekran başına çekiyor. Zamanında Salican Cigitov, Tölömüş Okoyev ve arkadaşları ortak bir film düşünmüşler. Kırgızistan’ın önemli klasik eserleri T. Okeyev’in “Çocukluğumuzun Gökyüzü” v.s gibi klasik filmleri Türkiye’de oynayabilir. Büyük elçiliğimize ve Kültür Bakanlığı sponsorluğunda bunların gerçekleşebileceğine inanıyorum. Siz neler düşünüyorsunuz?

S.K. Kırgızistan sinema geleneği zengindir. Gürcistan ve Kırgızistan zamanında önde geliyordu. Most film Gürcü-Kırgız filmi derlerdi. Sovyetlerin her tarafında seyredilirdi. Önemli bir kültür olayıydı. Mesela “Ak Keme” de böyle oldu. Bu film ödül aldı. Ne yazık ki Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra sinemamız geriledi. Başlıca sebebi ekonomiktir. Sevindiğim şey yetenekli sinemacılar bizim üniversitemizdeymiş. “Siz burada çalışıyorsunuz, Türk dünyası için tanıtıcı filmler ya da ortak sevilen konularda filim yapsanıza” dedim ve destekleyeceğimi söyledim. Onlarla bu konuyu tekrar ele alacağız. Bir proje üreteceğiz. Türkiye sinema konusunda iyi durumda... 1993’te Tölömüş Okayev Türkiye’de çalışırken ona Türkiye’de sinemanın durumu nasıl diye sordum. “İyi değil. Ama on yıl sonra her şey iyi olur da şaşırırısın” dedi. “Yaşlıyım onlarla çalışamam ama çalışmayı isterdim” dedi. Şimdi ise Osman Sınav devrim yapıyor, herkes bunun farkında değil.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »